Ömür OKUR » Atatürk » Milli Savunma ve Askerlik Sanatı

Milli Savunma ve Askerlik Sanatı

Paylaş; başkaları da faydalansın!

Atatürk, askerlik sanatı

Ordunun görevi

Ordunun görevi, vatanı çiğnemek isteyen düşmana karşı ayağa kalkmaktır. Bu kalkış, elbette yerinde durmak için değil, düşmana atılmak için olursa kalkılmış olduğuna değer.

1914 (Mustafa Kemal, Z. ve K. Hasbıhâl, s.19)

Vatan savunmasına ait görevlerden daha önemli ve yüce görev olamaz.

(Kadri Yaman, Yurt Müdafaasında Türk Gençliği, 1938, s .3)

Millî ordu, millet birliğinin ve devlet varlığının en göze çarpan örneğidir. Ordu, dışarıya karşı devletin varlığını temin ve gerektiğinde içeride büyük asayişsizliği ortadan kaldırır. Her bireyin, devlet içinde yerine girmek görevi ve her bireyin devlet için sorumluluğu, ordu yaşamında fiilen belirgin bir şekilde görülür. Ordu, cumhuriyet aleyhine girişimlere karşı, devlet ve hükümetin irade ve kuvvetini belirtir. Bu şekilde herkesi devlet düzeninden, devlet güvenliğinden paydaş yapmak görevini yapar. Devlet ve hükümet gibi ordu da kendisi için bir varlık değil, belki, milletin yaşamak ve var olmak iradesinin bir şeklidir. Ordunun devlete karşı en birinci görevi, en üst derecede kudret ve yeteneğe sahip olmaya çalışmaktır. Devletin büyüklük ve şerefi bununla yükselir.

1930 (Afetinan, M.B. ve M.K. Atatürk’ün El Yazıları, s. 116)

Ordunun gereği ve önemi

Türk vatandaşı kesin olarak bilmelidir ki, bir milletin insanlık ve uygarlık âleminde yükselmesi ve başarılı olması, yalnız ve ancak kendi kuvvetine dayanarak, özgürlük ve bağımsızlığını dokunulmaz bulundurmasıyla mümkündür. Bunun başka çare ve yolu yoktur.
Ordu istemeyen ve ordunun yüklediği maddî, manevî özveriyi göze aldırmayan bir millet, tutsaklık zincirini kendi eliyle boynuna geçirir.

1930 (Afetinan, M.B. ve M.K. Atatürk’ün El Yazıları, s. 118)

Sağlam bir devlet yaşamı için, ordunun gerekliliğine kanıt aramak gereksizdir. Etrafındaki devletler silâhlı oldukça, hayır, dünya yüzünde bir tek silâhlı devlet bulundukça görevini bilen bir devlet, bütün antlaşmalara rağmen ve bütün antlaşmalarla beraber kendi güvenliğini her şeyden evvel kendi kuvvetine dayandırır.

1930 (Afetinan, M.B. ve M.K. Atatürk’ün El Yazıları, s. 117)

Savaş araçlarına sahip olmayan veya savaş aracı zayıf olan milletler, kuvvetlilerin bağımlısı, haraç vereni, tutsağı olmuşlardır.

1930 (Afetinan, M.B. ve M.K. Atatürk’ün El Yazıları, s. 117)

Bir orduyu yaşatan güç ve ruh

Kuşkusuzdur ki, bir orduyu meydana getiren, genellikle, her birey, canlı bir makinenin canlı unsurları, parçalarıdır. Bu makineyi işleten, her unsurunu, her parçasını harekete geçiren araç, buharla işleyen motorlar değildir. O işletme aracı, ordu makinesini oluşturan canlı unsurların beyinlerindeki kuvvet ve kanlarındaki ruhtur. Bu beyinlerde ve bu kanlarda, gereken akım kuvveti ve hızı bulunmazsa makine durur ve başka hiçbir kuvvet onu işletemez. Böyle bir makinenin yeniden çalıştırılması için herhangi bir veya birkaç makinistin sanat ustalığı da yetmez ve bu işi üzerine alamaz. Çünkü bu uyuşuk beyinlerden ve durgun kanlardan oluşmuş yığınlar taş, demir ve odun yığınlarından daha hareketsiz ve daha ağırdır.

1914 (Mustafa Kemal, Z. ve K. Hasbıhâl, s. 26)

Temel cevherini koruyan, aklını ve sezişini koruyan bir ordu için mevziin önemi yoktur. Bir asker her yerde savaşır; tepenin üstünde, tepenin altında, derenin içinde de savaşır.

1921 (Atatürk’ün S.D.t, s. 174)

Bir milletin ve ordusunun güçlü oluşunun koşulları

En iyi siyasetin, her türlü anlamıyla “en çok kuvvetli olmak”ta bulunduğunu kabul ederim. Bu sözden amacım, yalnız silâh kuvveti olduğunu sanmayınız, tam tersine asker olmama rağmen bu, bence kuvvet toplamının oluşturduğu etkenlerin sonuncusudur. Benim dilediğim manevî yönden, bilimsel yönden, teknik yönünden ve ahlâk bakımından kuvvetli olmaktır. Çünkü bu saydığım niteliklerden mahrum olan bir milletin bütün bireylerinin en son silâhlarla donatıldığını varsaysak bile kuvvetli olduğunu kabul etmek doğru olmaz.

Bugünkü milletler arasında insan olarak yer alabilmek için silâh elde hazır olmak yeterli değildir. Benim düşünüşüme göre kuvvetli bir ordu denildiği zaman anlaşılması gereken anlam, her bireyi, özellikle subayı, komutanı uygarlığın ve tekniğin gereklerini kavramış ve ona göre iş ve hareketlerini uygulayan, yüksek ahlâkta bir topluluktur. Şüphe yok ki biricik amacı, görevi, düşüncesi ve hazırlığı vatan savunmasıyla sınırlanmış olan bu topluluk, memleketin siyasetini yönetenlerin en sonunda verecekleri kararla faaliyete geçer.

1918 (Hikmet Bayur, T.T.K. Belleten, No: 128, 1968, s.488)

Teknik araçlara sahip olmayan bir ordu ile, teknik araçlara sahip olan ordulara karşı savaşmak imkânı hemen kalmamıştır. Bu sebeple ordu oluşturulmasında çağdaş araçlar ve silâhlar, kesinlikle göz önüne alınmalıdır. Bu bir zorunluktur. Memleketin ekonomi ve sanat vaziyeti ne kadar uygun ise savaşta o kadar başarılı olunur. Bu sebeple savaş, yalnız cephelerde savaşan askerlerin faaliyeti demek değildir. Bir memlekette, bütün vatandaşların her türlü çalışma ve faaliyeti demektir. Barış zamanında da bu genel faaliyetin ortak hedefe yöneltilmesi önemlidir. Ortak hedef, bağımsızlığın dokunulmazlığını sağlamaktır.

1930 (Afetinan, M.B. ve M.K. Atatürk’ün El Yazıları, s. 114)

Süngü, kuvvet, şeref ve saygınlığın savunamadığı sınırlar, başka hiçbir ilkeyle savunulamaz.

1926 (Falih Rıjkı Atay, Atatürk’ün BA., s. 61-62)

Bir ordunun değeri

Bir ordunun değeri, subay ve komuta kurulunun değeri ile ölçülür. 1923 (M.E.İ.S.D. I, s. 18)

Gerek komutanların ve gerek erlerin, bizzat düşüncelerini işleterek kendiliklerinden iş görebilecek üstün nitelikte yetiştirilmiş oldukları inancına ulaşmadan, bir askerî kıt’anın, bir ordunun güvenilir ve dayanılır bir kuvvet olarak tanınması dalgınlıktır, felâkettir.

1914 (Mustafa Kemal, Z. ve K. Hasbıhal, s. 22)

Zaferin koşulları

Zafer, “Zafer benimdir!” diyebilenindir. Başarı, “Başaracağım!” diye başlayanın ve “Başardım!” diyebilenindir.

1925 (Atatürk’ün S.D.II, s. 206)

Savaş meydanlarında düşmanlara üstün gelenler ve zafer kazanmış olan milletler çoktur. Fakat gerçek zafer, gerçek zafere daima aday olabilmek, zaferde gerekli olan kuvvetlerin kaynaklarını yükseltmekle, güçlendirmekle mümkündür.

1923 (Taha Toros, Atatürk’ün Adana Seyahatleri, s. 17)

Zafer ve amacı

Hiçbir zafer, amaç değildir. Zafer, ancak kendisinden daha büyük olan bir amacı elde etmek için gereken en belli başlı araçtır. Amaç, fikirdir. Zafer, bir fikrin elde edilişine hizmeti oranında değer ifade eder. Bir fikrin elde edilmesine dayanmayan bir zafer devamlı olamaz; o, boş bir çabadır. Her büyük meydan savaşından, her büyük zaferin kazanılmasından sonra yeni bir âlem doğmalıdır; doğar! Yoksa başlı başına zafer, boşa gitmiş bir çaba olur.

1921 (Ruşen Eşref Onaydın, Atatürk’ü Özleyiş, s. 44)

Komutan ve nitelikleri

Komutan, yaratan demektir.

1932 (İsmail Habib Sevük, Atatürk İçin, s. 85)

Komutanlar, astlarından yüksek ve bilgili olmalıdırlar.

(Afetinan, Atatürk Hakkında H.B., s, 78)

Komutan olan kişi, tehlike zamanlarında askerleri kendi iradesine uygun şekilde yönetmek zorundadır; bu nedenle insanlara beğenilmekten ziyade onlara emir vermeye ve egemen olmaya eğilimli bir yaradılış ve tabiata sahiptir. Başkalarına emretmek ve egemen olmak, karar sahibi olmaya bağlıdır. Kararlılıkla yapılan bir iddia veya teklif, nadiren itiraza uğrar. İnsanlar, arkasından gidecekleri adamın, gerçekten kendilerine baş olmasını isterler; ancak bu takdirde, kendi esenlikleri için güven duyabilirler. Kuvvetli bir kararlılık için kendine güven şarttır.

Sorumluluğu üstlenmek cesaret ve isteği, komutana en çok gerekli olan bir özelliktir; bu pek nadirdir. Birçok insanlar, sorumluluğu başkalarına ait bildikleri zaman, düşünmeden en fena tehlikelere atılırlar; sorumluluk kendilerine yükletildiği anda kararsız ve çekingen olurlar. Çünkü, sorumluluğu üstlenmek, felâketli zamanlarda suçlu olmak demektir. Sorumluluktan korkmak, kalbin gizli bir halidir. Halbuki, bir komutan ancak sorumluluğu üstlenmek cesareti sayesinde büyük işler görebilir. Çünkü, deneyim ve bilgi noktasını tamamlayacak yardımcılar daima bulunabilir. Sorumluluğu üstlenmek cesareti, komutana bir soyluluk veren yüksek kalplilikten doğar. Bu doğuştan gelen özellik, kibirli olmamak şartiyle, komutanı herkese üstün yapar.

Komutan olan kişinin, insan tanıması gereklidir. Çünkü, ordu cansız bir âlet değildir. İnsanların değerleri, mizaçlarına ve duygularına göre değişir.

Cesaret ve yiğitlik, her askere gereklidir. Fakat komutan, büyük adamlara özgü yaradılıştan ve az bulunur bir cesarete sahip olmalıdır. Bu çeşit cesaretin sahibi, onun varlığından haberdar olmaz; ölümden korkmamak hali kendisinde o kadar doğaldır ki, en şiddetli bir tehlike zamanında, herkes az çok bir şaşkınlıkla iş gördüğü halde, onun fikrinde daha ziyade kuvvet ve yaratma gücü oluştuğu hayretle görülür.

Komutan olanlar için daha birçok güzel huylar sayılabilir. Fakat, büyük komutanlara birtakım kusurlar da yöneltilir. Örneğin: Merhametsizlik. Yüz binlerce insanın dövüştüğü savaş meydanları, her çeşit felâket ve sefalet yeri olabilir. Ortalık cesetlerle dolar, kan deryası haline gelir. Böyle manzaralar karşısında herhangi bir insan acıma ve merhamete gelir, ürker. Burada da komutanı koruyacak, kendine özgü özelliktir. Buna merhametsizlik diyorlar; halbuki bu, gerekli bir katılıktır.Bir komutanda bulunması gerekli nitelikler göz önüne getirilince, her millette büyük komutanların az olarak yetiştiğinin sebebi kolay anlaşılır.

1930 (Afetinan, M.B. ve M.K.Atatürk’ün El Yazıları, s. 112-113)

Komutanların en büyük cesareti, sorumluluktan korkmamalarıdır. Gerçekten sorumluluğun ağırlığını, ben kendi kişiliğimde denedim. Namuslu ve onur sahibi bir komutan için ölüm, hiçbir zaman hatıra gelmez; onu düşündüren, yaptığı işlerin yerinde olduğu ve olmadığıdır. Tersine, geri çekilme manevrası için komutanda pek büyük karar yanılmazlığı, görüş kudreti olmak gerekir. Bizim ordumuzu felâketlere götüren, çoğu kez geri çekilme manevrası için çaba ve karar sahibi komutanlarımızın yokluğu olmuştur. Üstün düşman saldırısı karşısında, ekseriya komutanlar askerin kendi kendine yerlerini terk ettikleri zamana kadar karar vermekten korkup çekinirler ve sonra da geri çekilmeyi bir suç ve askeri suçlu görürler.

1918 (M. Kemal Atatürk’ün Karlsbad Hatıraları, Afetinan, s. 41-42)

Eksiksiz bir komutanı oluşturan şey, eksiksiz ahlâktır.

1930 (Afetinan, M.B. ve M.K. Atatürk’ün El Yazıları, s. 112)

Komutanlar, emir vermiş olmak için emir vermezler.Gerekli ve yapılabilme yeteneği olan hususları emrederlerve emir verirken, kendini, o emri yapacak olanın yerine koymak ve emrin nasıl yapılacağını ve uygulanacağını düşünmek ve bilmek gerekir.

1922 (Nutuk II, s. 744)

Komutan olan bir kimsenin, büyük bir kararlılıkla fırsatları elden kaçırmaması gerekir. Aynı zamanda, akla uygun olan şeyleri izlemesi gerekir. Değişikliklerin belli ve belirli vaziyetleri yoktur.

1930 (Ayın Tarihi, No: 73, 1930, s. 6051)

Komutanlık, pek önemlidir. Bir ordu, gerçek bir komutanın emri altında, kendinden büyük kuvvetleri mağlup edebilir. Aynı ordu herhangi bir komutanın emri altında, sebepsiz mağlup olabilir. Mağlup bir ordu, güçlü bir komutanın emri altında muzaffer ve galip olabilir. Büyük komutanlar pek çok defa, başkasının egemenliği altına geçmiş ve dağılmaya yüz tutmuş milletlerin savaş kuvvetlerine yeniden bir canlılık vermeyi başarmışlardır. Çoğu kez bir büyük komutanın ölmesiyle veya ordu üzerinden çekilmesiyle, milletlerin askerî şerefinin de yavaş yavaş ortadan kalktığı görülmüştür.

1930 (Afetinan, M.B. ve M.K. Atatürk’ün El Yazıları, s. 112)

Vatandaş bilmelidir ki, ordu ne kadar önemli ise, onun başına geçirilecek olan millî başkomutan da başarı için, en aşağı o kadar önemlidir.

1930 (Afetinan, M.B. ve M.K. Atatürk’ün El Yazıları, s. 113)

Saldırıyı komutan yapar, savaşı yönetmek kudretindeki komutan! Efendiler, komutan kimdir bilir misiniz? Subay vardır ki yönetimine yüz veya bin kişi verebilirsiniz. Fakat ne zaman ki alaylar ve tümenler, dağlar ve dağlarla ayrılarak cepheler yüzlerce kilometre uzunluğunca gider, işte bu gözlerin görmediği geniş alana komuta edecek adam, başka değerde ve başka kudrette bir adamdır!

1922 (Yunus Nadi, Atatürk’ün Vasıfları, En Büyük Kaybımız, s. 231)

Komutanlar, her vaziyet ve andaki duruma karşı gereken önlemleri duraksamadan ve hızla almak zorundadırlar.

1914 (Mustafa Kemal, Z. ve K. Hasbıhâl, s. 22)

Eğer ben askerî yaşamımda, Suriye geri çekilme hareketinin bir kısmını yönetmemiş olsaydım, Sakarya Meydan Savaşı’ndan önce geri çekilme hareketini yapmaya bu kadar kesinlikle cesaret edemezdim.

(Afetinan; M.K Atatürk’ten Y, s.10)

Olağanüstü ve ansızın beliren durumlarla ilk karşılaşan, bir kıt’anın en büyük komutanı değildir.

1914 (Mustafa Kemal, Z. ve K. Hasbıhâl, s. 22)

Kolordu komutanı demek, dünyanın her yerinde, her millette, en büyük komutan demektir. Kolordu komutanından sonra başka büyük komutan yoktur. Ancak çeşitli kolorduların hareketlerini yönetmesi için üzerine ordu ve grup komutanı geçer. Daima, askerî kuruluşta en büyük komutan, kolordu komutanıdır ve kolordu komutanının görevini yapması demek, savaşların içinde ve subayların içinde bulunması demek değildir ve böyle bir hareket hoş karşılanmaz. Kolordu komutanı, yanındaki tümen komutanlarına emir verir ve onu yaptırır; görevini bu şekilde yapar.

1920 (Atatürk’ün S.D.I, s. 109)

Cephenin insan sayısıyla, gıdasıyla, giyeceğiyle, silâh ve cephanesiyle ve diğer işleriyle ilgilenen başkomutan, elbette bütün bunların geride bulunan kaynaklarıyla ilgilidir. Gerçi, hem cephe ile hem de geride birçok işlerle uğraşmak güçtür. Bir adara, hem cepheye komuta edecek, savaş idare edecek hem de aynı zamanda arkadaki bölgelerde birçok şeylerin yapılmasını sağlayacak. Bunu bir adam nasıl yapabilir? Şüphesiz yapar.

Fakat yapar dediğim zaman başkomutan bu an, cepheye komuta eder; sonra oradan kalkar, filân yere gider, yiyecek işini yapar; filân yere gider, eksikleri tamamlama işini yapar demek değildir. Büyük işler üstlenmemiş insanların, bu husustaki kararsızlıklarını bağışlamalıdır. Bakınız! Size bir örnek söyleyeyim: Ben, çok acemi komutanlar gördüm. Örneğin, bir alay komutanı, yeni tümen komutanı olmuş veya bir tümen komutanı yeni kolordu komutanı olmuş; biraz da deneyimsiz!.. Henüz deneyim kazanmaya zaman bulamadan güç vaziyetler karşısında kalmış, yaşamında bir tümene alışmış iken, düşman karşısında iki veya üç tümene birden komuta zorunluğunda bulununca, kararsızlığa düşmesi ve güçlüklere uğraması doğaldır. Bir tümene komuta ettiği zaman, mümkün olduğu kadar, bütün tümen birliklerini gözü altında birleştirmek ve yönetmek imkânına sahip olan bir acemi komutan, iki üç tümenin gözünden uzak mevzilerde savaşını yönetmeye mecbur olduğu zaman, kendi kendine, “Ben hangi tümenin yanında bulunayım, onun mu, bunun mu; orada mı, burada mı?” diye sorar. Hayır! Ne orada bulunacaksın, ne de burada! Öyle bir yerde bulunacaksın ki, hepsini yöneteceksin! “O zaman ben her birini gereği gibi göremem!” der. Şüphesiz ki göremezsin, elbette gözlerinle göremezsin! Akıl ve sezişinle görmek gerekir.

1922 (Nutuk II, s. 660-661)

Komutanlar, askerlik görev ve gereklerini düşünürken ve uygularken beynini siyasal düşüncelerin etkisi altında bulundurmaktan sakınmalıdırlar. Siyasal yönün gereklerini düşünen başka görevliler olduğunu unutmamalıdırlar.

1927 (Nutuk II, s. 492)

Komutanlar, emri altına verilen millet evlâdını, memleket araçlarını, düşmana, ölüme yöneltirken tek düşüneceği nokta, milletin kendisinden beklediği vatanî görevi ateşle, süngü ile ve ölümle yapmak ve sonuçlandırmaktır. Askerî görev, ancak bu anlayış ve görüşle yapılabilir. Sözle, siyasetle, düşmanın aldatıcı vaatlerine kulak vermekle, askerlik görevi yapılamaz. Komutanlık görev ve sorumluluğunu yüklenecek kadar omuzlarında ve özellikle beyninde kuvvet bulunmayanların, feci sonuçlarla karşılaşmasından kaçınılamaz.

1927 (Nutuk II, s. 492)

Millî Mücadele’nin sonunda bir komutanım, bana şöyle bir telgraf çekti: “Emir ver, bir hafta sonra Matapan Burnu’ndayım.*” Derhal kendisine “Dur!” emri verdim. Belki, dediği doğru idi. Fakat biz, ülkeleri değil, insanların kalbini fethetmek isteriz. Eğer biz, o zaman durmasını bilmeseydik, bugünkü dünyayı kapsayan saygınlığımız ne olurdu! Komutanlar da sanatçılar gibidirler, yerinde durmasını bilmezlerse zaferleri kalıcı olmaz.

(Atatürk’ten B.H., s. 39)

Bir komutanın tutsaklığı da bağışlanabilir. O zaman ki, askerlik görev ve gereklerini yapıp uygulamakta elindeki kuvveti sonuna kadar, son süngü ve son nefese kadar kullandıktan sonra kanını akıtmak fırsatını bulamaksızın düşman eline düşerse… Bütün ordusu, üstün düşman ordusu karşısında mağlup ve kendiliğinden geri çekilirken, kılıcını çekip tek başına atını, düşman başkomutanının çadırına sürerek ölüm arayan Türk komutanları görülmüştür.

Bir Türk komutanının, ordusunu kullanmaksızın, herhangi kötü tesadüf, herhangi kötü talih sonucu bile olsa, düşmana tutsak olmasını biz bağışlasak da, tarih, bunu asla affetmez ve affetmemelidir. Türk Devrim Tarihi’nin gelecek kuşaklara seslenişi ve uyarısı işte budur!

1927 (Nutuk 11, s. 492 – 493)

Sorumluluktan korkan komutanların hiçbir zaman gereken kararları veremediklerini, bunun sonucunda ise, acı felâketler meydana geldiğini şahsen ben de çeşitli zamanlarda görmüşümdür.

1918 (Ruşen Eşref Onaydın, Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat, 1930, s. 69)

Savaş ve meydan savaşı

Savaş, sürekli mücadele halinde bulunan gözle görülmez kuvvetlerin göze görünür şekil ve görünüş almasıdır.

1925 (Atatürk’ün S.D. II, s. 206)

Savaş, nihayet meydan savaşı, yalnız karşı karşıya gelen iki ordunun çarpışması değildir; milletlerin çarpışmasıdır. Meydan savaşı, milletlerin bütün varlıklarıyla, bilim ve teknoloji alanındaki düzeyleriyle, ahlâklarıyla, kültürleriyle, özetle bütün maddî ve manevî kudret ve erdemleriyle ve her türlü araçlarıyla çarpıştığı bir sınav alanıdır. Bu alanda, çarpışan milletlerin gerçek kuvvet ve değerleri ölçülür. Sonuç yalnız maddî güçlerin değil, bütün kuvvetlerin, özellikle ahlâkî ve kültürel kuvvetin üstünlüğünü görünür hale getirir. Bu sebeple meydan savaşında yenilen taraf milletçe ve memleketçe, bütün maddî ve manevî varlığıyla mağlup edilmiş sayılır. Böyle bir sonucun ne kadar feci olabileceğini tahmin edersiniz. Yok oluş, yalnız savaş alanında bulunan ordu ile sınırlı kalmaz. Asıl, ordunun ait olduğu millet feci sonuçlarla karşılaşır. Tarih, başlarındaki tacidarların, hırslı politikacıların birtakım hayalî emellerle, aracı durumuna düşen işgalci orduların, işgalci milletlerin uğradığı bu çeşit sonuçlarla doludur.

1924 (Atatürk’ün S.D.II, s. 178)

Savaş demek, iki milletin, yalnız iki ordunun değil, iki milletin bütün varlıklarıyla ve bütün varı yoğu ile, bütün maddî ve manevî güçleriyle birbiriyle karşı karşıya gelmesi ve birbiriyle vuruşması demektir. Bu nedenle bütün Türk milletini, cephede bulunan ordu kadar fikren, hissen ve fiilen ilgilendirmeliydim. Millet bireyleri, yalnız düşman karşısında bulunanlar değil, köyde, evinde, tarlasında bulunan herkes, silâhla vuruşan savaşçı gibi, kendini görevli hissederek, bütün varlığını mücadeleye verecekti. Bütün maddî ve manevî varlığını, vatan savunmasına vermekte geç davranan ve hoşgörü gösteren milletler, savaşı gerçekten göze almış ve başarabileceklerine inanmış sayılamazlar. Gelecek savaşlarının tek başarı şartı da en fazla bu söylediğim hususta saklı olacaktır. Daha şimdiden Avrupa’nın büyük askerî milletleri, bu hareket tarzını yasa haline getirmeye başlamışlardır.

1927 (Nutuk II, s. 619)

Bir milletin alın yazısını olumlu ve olumsuz olarak belirleyen, meydan savaşlarıdır. Çünkü bir savaşın sonucu, ancak meydan savaşlarındaki zafer veya yenilgiyle belli Olur.

(Afetinan, Ülkü Dergisi, Cilt: 2, Sayı : 22, 1948, s. 9)

Savaşta ordunun yüksek morali

Çanakkale Savaşları sırasında verdiği bir emrin son sözleri:

Benimle beraber burada savaşan bütün askerler kesin olarak bilmelidir ki üzerimizde bulunan vatan ve namus görevini tam olarak yerine getirmek için bir adım geri gitmek yoktur! Uyku ve istirahat aramanın, bu istirahatten yalnız bizim değil, bütün milletimizin ebediyen mahrum kalmasına sebep olabileceğini hepinize hatırlatırım. Bütün arkadaşlarımın benimle aynı düşüncede olduklarına ve düşmanı bütünüyle denize dökmedikçe yorgunluk işaretleri göstermeyeceklerine şüphe yoktur!

1918 (Ruşen Eşref Onaydın, Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat, 1930, s. 47)

Çanakkale Savaşları sırasında komutanlara verdiği emre ilâve ettiği bir söz:

– Size ben saldırı emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum! Biz ölünceye kadar geçecek zaman sırasında yerimizi başka kuvvetler ve komutanlar alabilir.

1918 (Ruşen Eşref Onaydın, Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat, 1930, s. 31)

Askerî ahlâk ve moral sağlamlığı

Savaşın ve askerlik sanatının öğrenilmesine sebep olan araçların en mükemmeli, en gerçeği ahlâktır. Askerî ahlâk ise, çeşitli rütbelerdeki komuta sahiplerinin yetenek ve yeterlik kazanmalarını temin suretiyle sağlamlaştırılır. Ordularda, subayların büyük bir kısmı savaşlarda bulunmuş ve sorumlu hizmetler yapmış olduklarından, savaş ateşini kendi kalplerinde yakmış olurlar. Bu hal, onların meslek bakımından yararlanmalarını sağladıktan başka, morallerini de herkesten fazla sağlamlaştırmaya hizmet eder.

1938 (Faik Türkmen, Atatürk’ün Ahlâk Düşünceleri ve Tefsiri, s. 3)

Kitaplarda, bir yerde pek cesur olan asker, diğer bir yerde ürkek ve tersine, bir yerde ürkeklik göstermiş bir askerî kıt’anın diğer bir yerde cesur olabileceğini okudum. Ben, daima askere özgü huya, ruhî ve manevî duruma çok dikkat ederim. Gerçekten bu hali birçok defalar ben de gördüm. Bunun çeşitli sebepleri olabiliyor. Komutanların hâl ve şanı ve kalp kuvveti ve kendine güven dereceleri pek büyük önem taşır.

1918 (M. Kemal Atatürk’ün Karlsbad Hatıraları, Afetinan, s. 42)

Askerin ruhunu kazanmak

Herhalde askerlerimizin ruhunu kazanmak bizim için bir görev olduğu gibi, evvelâ onlarda bir ruh, bir emel, bir karakter yaratmak da Allah’tan ve Medine şehrinde yatan Cenab-ı Peygamber’den sonra bize yöneliyor.

1914 (Mustafa Kemal, Z. ve K. Hasbıhâl, s. 18)

Savaş yaşamsal ve zorunlu olmalı

Ne olursa olsun şu ve bu sebepler için, milleti savaşa sürüklemek taraftarı değilim. Savaş, zorunlu ve yaşamsal olmalı. Gerçek inancım şudur: Milleti savaşa götürünce vicdanımda acı duymamalıyım. “Öldüreceğiz!” diyenlere karşı, “Ölmeyeceğiz!” diye savaşa girebiliriz. Ama, millet yaşamı tehlikeye uğramadıkça, savaş bir cinayettir.

1923 (Atatürk’ün S.D. II, s. 124)

Şimdiki ülküde asker bile ölmek için değil, ölmeden savaşı kazanmaya uğraşıyor.

1930 (Ayın Tarihi, Cilt: 24, sayı: 82-83, 1931)

Ölmek, ancak öldürmek niyet ve amacına yönelmiş olmak gerekir. Fakat öldükten sonra hiçbir amaç temin edilemeyecekse neye yarar?

1920 (Atatürk’ün s.D.1, s, 81)

Savaş ve talih

Tutsak edilen Yunan Generali Trikopis’e söylemiştir:

Savaş, bir talih oyunudur, General! Bazen, en ustasıda yenilir. Siz, görevinizi yaptınız. Sorumluluk talihten geliyor, üzülmeyiniz!

1922 (Halide Edip Adıvar, Türk’ün Ateşle İmtihanı, s. 277)

Askerlik sanatı

Ben, askerliğin her şeyden fazla sanatkârlığını severim.

1912 (Atatürk’ün Özel Mektupları, Sadi Borak 1961, s. 11)

En büyük askerlik budur: Çeşitli olasılıkları çok iyi hesap etmeli; en iyi görüneni hızla uygulamalı!

(Oğuz Kâzım Atok, Ülkü Dergisi, Cilt: 6, Sayı: 71, 1944, s. 12)

Silâh arkadaşlığı, fikir arkadaşlığı demektir.

(Burhan Cahit, Atatürk’ün İki Cephesi, s 36)

İnsanların mücadelesinde saldırıya en kuvvetli karşı koyucu yer, iman dolu göğüslerdir.

1922 (Atatürk’ün s.D. III, s. 37)

Tarihte yarılmamış ve yarılmayan cephe yoktur. Özellikle, söz konusu cephe, verilen kuvvetle tam olarak orantılı dar bir cephe olmayıp da böyle yüzlerce kilometre uzunluğunda bulunursa, bu cephenin şurasında ve burasında bulunan zayıf bir kuvvetin sonuna kadar savunmasını kabul etmek, bütün plânları ve kararları yanılgıya yöneltir. Cepheler delinebilir, buna karşı önlem, delinen kısmı derhal kapamaktan ibarettir. Bu ise, cephe üzerindeki kuvvetlerden başka, geride, yedekte, kuvvetli birlikler bulundurmakla mümkündür.

1920 (Nutuk İl, s. 464-465)

Savaşta kuvvetten çok, kuvveti amaca uygun yönetmek Önemlidir.

1915 (Mustafa Kemal, Anafartalar M.A.T., s. 23)

Savaşta yağan mermi yağmuru, o yağmurdan ürkmeyenleri, ürkenlerden daha az ıslatır.

1914 (Mustafa Kemal, Z. ve K. Hasbıhâl, s. 15)

Bazı düşünceler vardır ki onların hesap ve mantıkla açıklanması pek güçtür; özellikler savaşın kanlı ve ateşli anlarındaki duyguların doğurduğu düşünceler… Şüphesiz her düşünce ve karar, içinde bulunulan durum ve şartları inceleme ve bu incelemelerin sonuçlarını sezme ve değerlendirme sayesinde doğar.

1915 (Mustafa Kemal, Anafartalar MAT., s. 51)

Toprağın ve birtakım durumların, şartların, olağanüstü fırsatların savaşın sonucu üzerine etkileri inkâr olunamaz.Fakat daima güvenilecek ve dayanılacak olan, sayı ve değerdir.

1924 (Atatürk’ün S.D. II, s.. 169)

Saldırı ve savunma hakkında

Kesin sonuç daima saldırıyla alınır; fakat savunma ile yerine getirilen birçok görevler de vardır. Kesin sonuç istenilen zamana gelmeden evvel, tam ve gerçek saldırı zamanından evvel birliklerin savaşma gücünü azaltmaktan, sayıca miktarını eksiltmekten kaçınmak gerekir. Bunun için saldırı, savunma, işgal savaşı ve kesin savaşın niteliği, uygulanacağı zaman ve durumun ayırt edilmesi hususunda, arkadaşların zaten mevcut olan karar verme yetenekleri korunmalıdır. Buna teorik ve pratik çalışmalarımızda çok dikkat etmeliyiz. Bir de alınan görev ile harcanacak askerî faaliyetin önemli bir ilgisi vardır. Bunun için görev verenlerin, görev alanların kullanacağı aracı, askerî faaliyeti belirlemede kararsızlığa düşmelerine sebep olmamaları gerekir. İstenilen şeyde açıklık çok önemlidir.

1924 (Atatürk’ün S.D. II, s. 170)

Bir yer düşer; ne zaman? Eğer bir kale gibi savunulursa, eğer bir yerin etrafında mevcut kuvvet, savaş araçlarıyla sonuna kadar karşı koyarsa, düşman o savunma kuvvetlerini altüst eder ve o yere gelirse o yer düşer.

1920 (Atatürk’ün S.D.I, s. 79)

Saldırı hazırlığı ve koşulları

Düşmana saldırı için, verilmiş olan kesin kararımızı uygulamaya başlamadan evvel hazırlamaya ve tamamlamaya mecbur bulunduğumuz savaş araçlarının ne olduğunu söyleyeyim: Tam üç aracın hazırlığının yeterli derecede olduğunu görmek gereğini hissediyorum. Onlardan birincisi ve en önemlisi ve temel olanı, doğrudan doğruya milletin kendisidir. Milletin, yaşam ve bağımsızlığı için kalbinde, vicdanında beliren, gelişen arzu ve emellerin sağlamlığıdır. Millet bu içten gelen arzusunu ne kadar kuvvetli gösterirse, bu arzu ve emelinin gerçekleşmesi için ne kadar çok kararlı ve imanlı olursa, düşmanlara karşı başarı için o kadar kuvvetli bir araca sahip olduğumuza inanırım. İkinci araç, milleti temsil eden Meclis’in millî arzuyu belirtmede ve bunun gereklerini inanarak uygulamada göstereceği kararlılık ve yiğitliktir. Meclis, ne kadar çok beraberlik ve birlik halinde millî arzuyu belirtirse, düşmana karşı o kadar kuvvetli üstünlük aracına sahip oluruz. Üçüncü araç, milletin silâhlı evlâtlarından ibaret olup düşman karşısında toplanmış bulunan ordumuzdur.

Bu üç çeşit araç veya kuvvetin düşmana karşı kurduğu cepheler, iki nitelikte düşünülebilir. Kolay anlaşılmak için şöyle diyeyim: iç cephe, dış cephe… Asıl olan iç cephedir. Bu cephe bütün memleketin, bütün milletin meydana getirdiği cephedir. Dış cephe, doğrudan doğruya ordunun düşman karşısındaki silâhlı cephesidir. Bu cephe sarsılabilir, değişebilir, mağlup olabilir; fakat bu durum, hiçbir zaman bir memleketi, bir milleti yok edemez. Önemli olan, memleketi temelinden yıkan, milleti tutsak ettiren, iç cephenin çökmesidir. Bu gerçeği bizden daha çok bilen düşmanlar, bu cephemizi yıkmak için yüzyıllarca çalışmışlar ve çalışmaktadırlar. Bugüne kadar başarılı da olmuşlardır. Gerçekten “kaleyi içinden almak”, dışından zorlamaktan çok kolaydır. Bu amaçla şahıslarımıza kadar temasa gelebilen bozguncu mikropların, araçların varlığını iddia etmek doğrudur.

Meclis’in düşünüş biçimi, çalışması, vaziyeti, düşmana ümit verici olmadıkça iç ve dış cephelerimizin yerinden oynamasına olanak ve olasılık yoktur. Meclis’te, bir veya birkaç üyenin karamsarlık aşılayan sözlerinden bile aleyhimizde yararlanma çareleri aranılmakta olduğuna şüphe edilmemelidir. Dışişleri Bakanlığı’nın dosyaları buna dair belgelerle doludur. Kesin şekilde söylüyorum ki, istemeyerek olsa dahi düşmanlara ümit verecek en küçük belirtiler oldukça millî davanın sonuçlanması tehlikeye düşer.

1922 (Nutuk II, s. 638 – 639)

Yarım hazırlıkla, yarım önlemlerle yapılacak saldırı, hiç saldırıda bulunmamaktan daha çok fenadır.

1922 (Nutuk, II, s. 636)

Saldırıda kesin sonuç

Çanakkale Savaşları sırasında bir tümen komutanına emri:

– Ben, şu haberi bekliyorum: “Siperlere giren düşman yok edilmiş, düşman siperlerine askerimiz girmiştir!” Bundan başka hiçbir haber, bence önemli değildir!

1915 (Mustafa Kemal, Anafartalar MAT., s. 67)

Savunma yüzeyi

Savunma sınırı yoktur, savunma yüzeyi vardır. O yüzey,bütün vatandır. Vatanın, her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz. Onun için küçük, büyük her birlik, bulunduğu mevziden atılabilir. Fakat küçük, büyük her birlik, ilk durabildiği noktada, tekrar düşmana karşı cephe oluşturup savaşa devam eder. Yanındaki birliğin çekilmek zorunda kaldığını gören birlikler, ona uyamaz. Bulunduğu mevzide sonuna kadar direnmek ve dayanmak zorundadır.

1921 (Nutuk II, s. 618)

Birinci derecede hedefi meydana çıkarmak

Memleketin savunması ve milletin yüksek çıkarlarının korunması sorumluluğunu yüklenen büyük komuta katlarının, sahip oldukları bütün kuvvetleri ve bütün araçları en önemli hedef üzerinde toplaması gerektiğine dair hepinizce bilinen kuralı, ilkeyi bu münasebetle hatırlatmak isterim. Birinci derecede önem taşıyan hedefi meydana çıkarmak, ciddî ve esaslı inceleme ve düşünmeye değer. En önemli hedef üzerinde elde edilecek başarı, ikinci üçüncü derece hedefler üzerinde, başlangıçta göze alınacak özverileri daima karşılar. Bu kural, bütün barış zamanındaki tertip ve önlemlerde hâkim ve etkili olduğu gibi, savaşın başlangıcından sonuna kadar ihmal edilmemesi gereken bir noktadır. Bu esasa göre düşünülecek ve kararlaştırılacak önlem ve tertiplerin uygulamaya konulmasına engel durumlar, önemle göz önüne alınmalıdır. Şüpheli önlemlere, yazgıyı emanet etmekten, son derece kaçınmak gerekir. Birçok felâketler gördük, talihin bunca darbeleriyle karşılaştık. Bunlar bize, memleket savunmasında her zaman çok dikkatli olmak için gereken dersi kesinlikle vermiştir zannederim.

1924 (Atatürk’ün S.D. II, s. 169)

Zırhlı savunma hakkında

Geçen gün bana zırhlı savunma hatlarından söz ediliyordu; diyelim ki Majino*’dan… Benim görüşüm belki biraz aykırı düşecek amma… ısrar ederim ki bu hatların yararına inanamıyorum. Zira savaşı insan yapar. Bunun için insanın toprak üstünde bulunması gerekir. Köstebek gibi toprak altında, beton borularda veya zırhlı kulelerde oturtulacak bir kuvvet, evvelden savaş dışı edilmiş bir kuvvet sayılmalıdır. Manevra yeteneğini kendi kendine yok eden bir ordu, bir savaşta mağlubiyetten başka ne kazanabilir, bilmem…
1938 (Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu, Bilinmeyen Taraftarıyla Atatürk, s. 95)

Orduda piyadenin yeri

Orduda, esas sınıf piyadedir, piyadesiz savaş yapılamaz; çünkü piyade saldırır, kazanır ve kazandığını koruyadabilir. Halbuki makineli silâhlar, motorlu araçlar, tanklar vb. bu görevin ikisini birden yalnız başına, piyadesiz yapamazlar. Bununla beraber piyade, süvarisiz, topçusuz ve diğer silâhlar ve araçlar olmaksızın bir ordu oluşturamaz.

1930 (Afetinan, M.B. ve M.K. Atatürk’ün El Yazıları, s. 111)

Hava savunması ve Hava Kuvvetlerimiz

Türk milletinin, Hava Kuvvetlerimizin desteklenmesi gereğini anlaması ve takdire değer özveriler göstermesi, siyasal ve uygar erginliğinin en büyük kanıtıdır.

1926 (Atatürk’ün S.D. III, s. 79)

Çok emekle kurduğumuz, canımızla korumaya ant içtiğimiz kutsal yurdun, havadan saldırılara karşı güvenlik altında bulunması demek, bize saldıracakların, kendi yurtlarında bizim aynı zararları yapabileceğimize güvenimiz demektir. Bu güveni her gün artıracak araç bulmakla, büyük Türk ulusunun, ne göksel bir duyguyu kalbinde taşıdığını her bireyinin vatan için tutuşan gözlerinde okumaktayız.
Havacılarımız, bütün ordu ve donanmamız gibi vatanı korumaya yetenekli kahramanlardır. Büyük millet, bu soylu evlâtlarıyla kendini mutlu sayabilir.

1935 (Atatürk’ün S.D.I, s. 371)

Türk Donanması hakkında

Sınırlarının önemli ve büyük kısımları deniz olan Türk Devleti’nin donanması da önemli ve büyük olmak gerekir. O zaman Türk Cumhuriyeti, daha gönlü rahat ve güvenli olacaktır. Eksiksiz ve güçlü bir Türk Donanması’na sahip olmak amaçtır. Buna ilk gidiş noktası, savaş gemileri sağlanmasından önce onları başarıyla yönetecek güçlü komutanlara, subaylara, uzmanlara sahip olmaktır.

1924 (Raşit Metel, Atatürk ve Donanma, 1966, s. 90)

Tarihte büyük deniz komutanlarımız vardır. Fakat modern donanma oluşturulmasına giriştikten sonra bu gibi kahramanlıklara, parlak hareketlere pek tesadüf olunamaz. Millî Mücadele esnasında donanmamızın toplu olarak kullanılmasına imkân yoktu. Bununla beraber, ayrı ayrı ve vatanseverce hizmetler pek çoktur.

1924 (Atatürk’ün S.D.V, s. 33)

Deniz silâhları

Deniz silâhlarına önem veriyoruz. Denizcilerimizin iyi silâhlı ve iyi eğitimli olarak hazırlanmaları büyük emelimizdir.

1936 (Atatürk’ün S.D.I, s.375)

Askerî hareketin incelenmesinde yöntem

Herhangi bir askerî hareketin, herhangi bir görüş noktasından araştırılıp incelenmesi, onu başından sonuna kadar hatalı gösterebilir. Yine aynı askerî hareketin başka görüş noktasından incelenmesi, onu başından sonuna kadar doğru gösterebilir. Bunu, bugünkü olaylar ile karşılaştırmamak, oluş tarihindeki durumuyla incelemek gerekir. Burada zaman ve şartlar, özellikle içinde bulunulan şartlar, tek etken olur. Bir askerî harekete uzaktan bakmak ve bakanın kendisinin bulunduğu şartlar içinde onu incelemek, onu hiçbir zaman doğru sonuçlara ulaştırmaz. İnsanları, hareketleri incelerken, hareketleri yapan komutanların, subayların içinde bulunduğu durumu ve sahip olduğu araçları, karşısında bulunduğu baskıyı, karşılaştığı güçlükleri o anda araştırmak gerekir. Yoksa, aradan zaman geçtikten sonra huzur içinde düşünüp yapılacak incelemeler, orada düşünülmüş incelemelere uymayabilir.

1920 (Atatürk’ün S.D.I, s. 103)

Askerî görüşler eleştirilmelidir.

1936 (TTK. Belleten, Sayı: 10, Lev: XCV.)

Askerî plân arzuya değil, hesaba dayanarak düzenlenmelidir.

(Oğuz Kâzım Atok, Ülkü Dergisi, Cilt: 6, Sayı: 71, 1944 s. 12)

Durumu gözden geçirirken ve önlem düşünürken, acı olsa da gerçeği görmekten bir an uzaklaşmamak gerekir. Kendimizi ve birbirimizi aldatmak için gerek ve zorunluk yoktur.

1920 (Nutuk II, s. 466)

Şehitlik ve gazilik

Savaşa “ya şehit veya gazi olmak için” gidilir. Genel olarak yiğitlik meydanında ölenlerin hepsine şehit derlerse de, sağ kalanların hepsine gazi unvanı verilmez. Bu unvanı ancak yasa verir. Uygar bir milletin, yüksek çıkarlar gereği, yapmak zorunluğunda bulunduğu savaşlar, Arap aşiretlerinin savaşı değildir. Öyle de olsa, savaştan sağ salim çıkanlara belki, yalnız, anaları, babaları takdir amacıyla, “benim gazi oğlum” diyerek övünür. Fakat, millet, tarih, unvan verişinde o kadar cömert değildir.

1927 (Nutuk II, s. 749)

Çok şükür, askerlerim pek cesur ve düşmandan daha dirençlidirler. Bundan başka özel inançları, çok defa ölüme götüren emirlerimi yerine getirmelerini çok kolaylaştırıyor. Gerçekten onlara göre iki tanrısal sonuç mümkün: Ya gazi ya da şehit olmak! Bu sonuncusu nedir bilir misiniz? Dosdoğru cennete gitmek!

1915 (Melda Özverim, M.K. ve C.L., s. 56-57)

Her başarılı savaşa katılan kişinin, hakkı olmadığı halde kendisini tek etken, galip ilân etmesi, örnek alınacak bir ahlâk kuralı oluşturmaz. Memleket çocuklarına, böyle gerçeğe uymayan durum ve davranışlar göstermek alışkanlığını veremeyiz; gelecek kuşaklara, böyle havadan, galip, fatih olunabileceği gibi yanlış bir fikri miras bırakamayız!

1927 (Nutuk II, s. 748)

Asker ocağı bir okuldur

Asker ocağı, örgütüyle, millet ve hükümetin güvenine sahip, bilim ve ahlâkça yüksek, özveri fikirleri ve özellikleri ile belirgin, görev aşkıyla dolu subay kurullarından oluşan eğitim kurullarıyla, milletin yetişmiş gençlerini yalnız askerlik açısından değil bilgi açısından da eğiten ve yetiştiren bir okul, bir eğitim ocağıdır. Bu ocakta vatandaşlar, eşitliği öğrenirler; cesaret ve girişim fikirlerini geliştirirler. Bu ocakta bütün vatandaşlar, hep aynı toprağın evlâdı olduklarını en iyi duyarlar. Bütün vatandaşların millet ve memlekete faydalı ve yararlı olmak gereği, orada en iyi anlaşılır. Vatandaşlar, milletin değerli, kuvvetli ve yüksek uygarlıklı olabilmek için biricik koruyucunun ordu olduğunu ve yine milleti dünya karşısında saygıya lâyık bir durumda tutan biricik aracın ordu bulunduğunu en iyi ordu içinde öğrenir. Japonya, ancak çarlıkta Ruslara karşı kazandığı zaferle uygarlığını Avrupalılara onaylatabilmişti. Bağımsızlık zaferimiz olmasaydı milletimizin maddî ve bilhassa manevî varlığı, bugün tarihe karışmış olacaktı.Bir milletin yükselmesi için bilim, sanat, fikrî ve ekonomik ilerlemeler ne derecede önemli ise, ordu da bu öneme paralel önemde görülmelidir. Geçmişte nice yüksek uygarlıklar görülmüştür ki, korunma ve savunulmasında kusur edildiği için, istilâlar altında çiğnenmiş ve yıkılmıştır. Bir yenilgiden sonra, ordunun kıymet ve gerekliği kolay anlaşılır. Mağlubiyetten ders alan böyle bir millet, dört elle orduya sarılır. Fakat ordunun önemini anlamak için mağlubiyet deneyimi geçirmeyi beklememelidir. Bir millet için takdire değer olan şudur ki, galibiyetten sonra hiç gurur göstermeyerek ve düşmanı önemsiz görmeyerek ordusunun eksiksiz oluşuna çalışır ve çocuklarını, askerlik görevini özveriyle yapabilecek yüksek duygu ve yetenekte yetiştirir.

1930 (Afetinan, M.B. ve M.K. Atatürk’ün El Yazıları, s. 122-123)

Gerçek olgunluk verebilecek asıl okul, kıt’alardır.

1914 (Mustafa Kemal, Z. ve K. Hasbıhâl, s. 13)

Bir kıt’a ve özellikle subaylar kurulu, yalnız iyi örnek olacak rehberlerle yetiştirilir.

1914 (Mustafa Kemal, Z. ve K. Hasbıhâl, s. 13)

Ben, kışlanın bir okul olmasını, orada zor ve şiddetin değil, bilginin, sevgi ve saygının egemen olmasını isteyenlerdenim.

1916 (Rıdvan Nafiz. Edgüer, Hayatı ve Eserleri, s. 16)

Ordu ve kalkınma

Büyük millî disiplin okulu olan ordunun, ekonomik, kültürel, sosyal savaşlarımızda bize aynı zamanda en gerekli elemanları da yetiştiren büyük bir okul haline getirilmesine, ayrıca özen gösterileceğine ve yardım edileceğine şüphem yoktur.

1937 (Atatürk’ün S.D.l, s. 387)

Askerlik sanatını yalnız tüfek kullanmakla sınırlamayacağız; askerlerimiz ailesi ocağında, tarlalarında çalıştıkları zaman, çevreleri için faydalı olabilecek şeyleri de öğretmeye çalışacağız.

1923 (Gazi ve İnkılâp, Mahmut Soydan, Milliyet gazetesi, 8. 2. 1930)

Ordu ve siyaset

Bir ordunun cevheri ne olursa olsun siyasete karışırsa, birlikte hareket ve savaşma yeteneğini esasından kaybeder ve vatanın savunma gücünü hiçe indirir. Siyasete karışmış bir ordunun, karışmadan önceki disiplinini ve savaşma yeteneğini yeniden kazanabilmesi için çok zaman ister.

(Ali Fuat Cebesoy, Atatürk’ün Yüksek Kumandanlık Kudret ve Meziyetleri, Atatürk Görüşler ve Hatıralarla, s. 88)

Memleketin genel yaşamında orduyu siyasetten ayırmak ilkesi, Cumhuriyet’in daima göz önünde tuttuğu bir temel noktadır. Şimdiye kadar izlenen bu yolda, cumhuriyet orduları vatanın güvenilir ve sağlam bekçisi olarak kuvvetini ve saygınlığını korumuşlardır.

1924 (Atatürk’ün S.D.I, s. 318)

Subay ve refah sağlama

Subaylarımızı yaşam kaygısı içinde bırakmak asla doğru olamaz. Yaşam dediğim zaman, savaş meydanlarında terk edeceğimiz yaşamı amaçlamıyorum. Bizim subaylarımız bunu tam bir övünçle terke hazırdırlar. Yaşamdan amacım, gerek kendilerinin ve gerek ailelerinin geçim derdinden uzak bulunmalarını temin edecek esas -ki refahtır-bunu temin etmektir; etmeyen bir millet en esaslı bir noktada ilgisizlik göstermiş demektir.

1923 (Atatürk’ün S.D.H, s. 90)

Millî savaş endüstrisi

Silâhlanma ve donatım programımızın uygulaması, başarıyla ilerliyor. Bunları memleketimizde yapmak emelimiz, gerçekleşme yolundadır. Savaş sanayii kuruluşlarımızı, daha çok geliştirme ve genişletme için alınan önlemlere devam edilmeli ve endüstrileşme çalışmamızda da ordu gereksinimi ayrıca göz önünde tutulmalıdır. Bu yıl içinde denizaltı gemilerini memleketimizde yapmaya başladık. Hava Kuvvetlerimiz için yapılmış olan üç yıllık program, büyük milletimizin yakın ve bilinçli ilgisiyle, şimdiden başarılmış sayılabilir. Bundan sonrası için, bütün uçaklarımızın ve motorlarının memleketimizde yapılması ve savaş hava sanayiimizin de bu esasa göre geliştirilmesi gerekir. Hava Kuvvetlerinin aldığı önemi göz önünde tutarak, bu çalışmayı plânlaştırmak ve bu konuyu lâyık olduğu önemle milletin gözünde canlı tutmak gerekir.

1937 (Atatürk’ün S.D.I, s. 387)

Ordunun beslenmesi ve bundan başka tekniğin ve sanatların her türlü ilerlemelerine uygun olarak yapılan silâhlar ve savaş gereç ve araçları, memleketin ekonomisiyle ilgilidir. Ordunun saydığımız gereksinimlerini, memleket içinde hazırlamak esas olmalıdır; her zaman, ordunun gereksindiği silâh, cephane ve benzerlerini dışarıdan satın alarak temin etmek mümkün olmayabilir.

1930 (Afetinan, M.B. ve M.K. Atatürk’ün El Yazıları, s. 114)

Seferberlik ve vatandaşın görevi

Vatanın iç ve dış herhangi bir tehlikeden en az özveriyle en az zamanda kurtulması için tek çare, herhangi bir seferberlik çağrısına her vatandaşın derhal ve bir an kaybetmeksizin uymasıdır. Vatandaşlarım! Türk vatanının gelişmesi, bütünlüğü ve her tehlikeden korunması, bir seferberlik çağrısına derhal uyup gitmektir. Bu ilkeyi, yetişmişlerimizin ve yetişecek evlâtlarımızın daima aklında bulundurmalıyız. Türk vatanseverliğinin birinci özelliği, vatan savunması çağrısı karşısında her işi bırakarak silâh altına koşmaktır.

1925 (Atatürk’ün T.T.B.IV, s. 524)

Barışı koruma amacıyla askerî hazırlık

Hiçbir millet ve memlekete karşı saldırı fikri beslemeyiz. Fakat varlığımızı ve bağımsızlığımızı korumak için, bir de milletimizin iç rahatlığı ve gönül huzuru ile çalışarak rahata kavuşup mutlu olmasını temin için, her zaman memleket ve milletimizi korumaya gücü yeter bir orduya sahip olmak da ülkümüzdür.

1922 (Mustafa Baydar, Atatürk’le Konuşmalar, s. 42)

I. Dünya Savaşı’ndan sonra bütün dünya barış ve huzura muhtaçtır. Türkiye ki birçok savaşlara sahne olmuştur; sayılamayacak felâketler görmüştür. Onun barış ve huzur gereksinimi daha fazladır. İşte, biz bu hazırlığımızla muhtaç olduğumuz barış ve huzuru temin etmek istiyoruz. Tarafsızlıkları bütün dünyaca kabul edilen ve onaylanan devletler vardır ki, onlar da barış ve huzurları için, elbette savunmalarına önem vermekte, ordularına olağanüstü özen göstermektedirler. Biz de herkes gibi doğal olarak savunmamıza gerektiği kadar önem vermek zorundayız.

1924 (Atatürk’ün S.D.11, s. 170)

Paylaş; başkaları da faydalansın!

About Ömür OKUR

Elektrik – Elektronik Mühendisiyim.
Türküm Müslümanım Vatanseverim.
Sinema yorumcusuyum.
Bugünü dünün üzerine bir şeyler katmak için yaşıyorum.
Kendi hayatımın yorumcusuyum: Gün içinde benim yaşadığım yada birilerinin yaşadığı olayların bendeki yansımalarını yazıyorum, başkalarının da hayatına bir şeyler katsın diye öğrendiklerimi paylaşıyorum.

Check Also

Yapay Zeka ile Daha Başarılı Yazılımlar

ABD merkezli teknoloji devi Google, geçtiğimiz mayıs ayında kullanıma sunduğu yapay zeka ve makine öğrenimi …

One comment

  1. Yo, that’s what’s up trtuhfully.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *